26 Şubat 2011 Cumartesi

Kitap Yorumu - Avunamayanlar



Kitap okumak, edebiyat, hayatımda önemli bir yer tutar. Poyraz'dan sonraki dönemde zaman olarak çok önemli bir yer tutamasa ve okuduğum kitap sayısı dramatik olarak azalsa da gönlümdeki yeri aynıdır. Ama profesyonel bir okur değilim. Edebi akımları, bu akımların felsefelerini falan derinlemesine bilmem. Ayrıca kitap eleştirmeyi de pek beceremem. 'Çok güzel kitaptı ya', 'Fazla ağdalıydı dili, zorlama geldi', 'çok etkinlendim, çok ağladım', 'hastasıyım bu yazarın' gibi çok derinlikli ve subjektif yorumların yanında, 'kitapta hem tarih, hem felsefe hem aşk vardı' 'çok sürükleyici bir macera romanıydı' gibi kitabın kapağına bakanların bile anlayabileceği bazı teknik bilgiler de verebilirim.

Peki o halde, dün, parkta bir ağaç altında bitirdiğim kitabım Avunamayanlar hakkında yazmaya iten ne beni?

1. muhtemel sebep: Arkadaşım Banu'nun bir başka blogger arkadaşının (http://okuyananne.blogspot.com/) nasıl da hem çalışıp, çocuk büyütüp, hem okuyup hem de onlar hakkında yazabildiği, bu duruma ne kadar hayran olduğu konusundaki yorumları sonucunda 'e ne var biz de kendi çapımızda okuyoruz' diye gaza gelmiş olabilirim.

2. muhtemel sebep: Daha başlardan itibaren kitap hakkındaki duygularımı ifade edecek kelimeleri bulmuş olmam.

Kazuo Ishiguro'nun bu kitabını, bazı okuduğu kitaplarda, gittiği tiyatro oyunlarında veya izlediği filmlerde beni andığını ve Banu okusaydı/izleseydi de üzerine konuşsaydık diye düşündüğünü bana söyleyerek kendi çapındaki entellektüel yanımın gerçekte olmasa da onun gönlünde hala yaşıyor olduğunu bilip mutlu olmama yol açan Hande'nin önerisi sonucu okudum. Aslında Hande'nin önerdiği, aynı yazarın (küçükken TRT'de filmlerden önce yapılan tanıtımlarda 'bilmemkimin aynı adlı filminden uyarlanmıştır' dediklerinde, 'bu nasıl iş ya, bütün yazarlar adı 'Aynı' olan bir kitap yazmış diye şaşıran bir çocuktum ben) 'Beni Asla Bırakma' adlı kitabıydı. Ama Türkiye'ye giderken bu kitabı sipariş ettiğim Erol onu bulamayınca, sanırım bundan dolayı kendisi suçlayacağımdan korkup iyi halden yırtmak için Avunamayanlar'ı almış. Uzun zamandır elimdeydi. Anca okudum, dün bitirdim, (araya memleketen gelenlerin getirdiği ve hasretten künyelerine kadar okuduğum uykusuzlar, penguenler girmese daha çabuk biterdi belki ama buna da şükür) bugün unutmadan yazıyorum.

(bir kez daha, asıl konuya geçene kadar ortalama bir post uzunluğunda yazdığım için kendimi tebrik ediyorum)

Ishiguro'nun hakkında 'Bei Asla Bırakma' kitabının Time tarafından en iyi 100 roman arasında gösterildiği dışında bir bilgim yok. Çünkü sınırlı okuma vaktimden kitap hakkındaki eleştirileri ve diğer bilgileri okumak için pay ayıramıyorum. Şu anda bu kitap hakkında yazacaksam önce biraz araştırma yapmalıydım diye geçiyor aklımdan ve vicdanımdan ama iddialı değilim, kitabın bana hissettirdiklerini yazacağım sadece. Bu gerçek bir eleştiri yazısı tabi ki değil. Kitabı baştan sonra yanlış anlamış ve yorumlamış olma hakkım bile saklıdır, böyle de yüzsüzüm. Gerçek eleştiri ve bilgilere kitap ilginizi çekerse sizin bir google ile her bilgiye ulaşacağınıza eminim zaten.

Öncelikle kitabın arka kapağındaki yazıyı Yapı Kredi Yayınları'nın sayfasından kopyalayayım,çünkü takdir edersiniz ki benim daha iyi anlatma ihtimalim yok:

'Dünyaca ünlü piyanist Ryder, önemli bir konser vermek için isimsiz bir Avrupa şehrine gelir. Birkaç gün sonra sahneye çıkacağını bilse de, bundan başka hiçbir şey hatırlayamaz; karşılaştığı herkesin niçin ondan bir şeyler istediğini, çok uzak olması gereken yerlere nasıl hemen ulaşıverdiğini, saatler sürmesi gereken bir sohbeti üç dakikalık asansör yolculuğuna nasıl sığdırdığını anlayamaz. Kendini olaylara ve çevresindeki insanlara teslim eden belleksiz piyanist, geçmişin ve geleceğin kırılgan bir şimdiki anda çakıştığı sürreal bir dünyaya savrulur. Çok geçmeden, yaklaşan konser gecesinin hayatının en önemli performansı olduğunu fark edecektir.

İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki yaralayıcı baskısını hemen her eserinde zarafetle ilan eden Kazuo Ishiguro, Avunamayanlar’da hayatı kontrolden çıkan bir adamın çok boyutlu hikâyesini anlatıyor.'

İlgili sayfada kitabın içinden 'tadımlık' bir bölüm de var, okumak isterseniz.

Bazı rüyalar vardır. Mesela sınava yetişmek zorundasınızdır. Ama evden bi çıkarsınız, aa o da ne pijamalısınız, onu halledersiniz yolda kalemleriniz bir çukura düşer, kalem ararken şu olur bu olur. Hepimizin vardır hissi aynı senaryosu farklı olsa da bu tip rüyaları sanırım. İşte bu kitap bana baştan itibaren o rüyalarımdaki hissi verdi. Bu korkunç hissi bile bile yaşamaya niye devam eder insan, bilmiyorum. Bildiğim, aslında çok gündelik şeyler olup dursa da belki de bu hissin yarattığı bir büyü de var kitapta. Üstelik kitabın kopyalamış olduğum tanıtım yazısında da söylendiği gibi benim gündelik dediğim akışın içinde ancak rüyalarda olacak şeyler de oluyor kitapta sürekli olarak. Ama bilimkurgu tipli rüyalardan bahsetmiyorum. Hani rüya anlatırken, 'nasıl oluyorsa bi bakıyorum meğerse orası hemen yanımdaymış' gibi durumlar vardır ya. Kitapta bunlar hep oluyor. İşin güzel yanı öyle su gibi bir durulukta oluyor ki kitap fantastik roman okur gibi okunmuyor. Bütün olanlar en normalinden en garibine aslında kitapta olup bitenleri ya da olamayıp bitemeyenleri anlatmaya, yaşatmaya bir araç sanki sadece. Yani nasıl rüyada sorgulamıyorsak kitapta da hadi canım o adam asansörde bu kadar nasıl konuşur demiyoruz. Mr Ryderle beraber bütün bu olayların içinde onun gözünden bakarak, onun gibi görerek yaşayıp gidiyoruz. Ben onun kadar soğukkanlı kalmakta zorlandım bazen, resmen gerildim ama ben bazı pembe panter çizgifilmlerinde de (hani bir türlü içinden çıkamadığı durumlar olan bölümler vardır ya onlarda) çok gerilirim.

Bunun yanında kitabın beni çok içine alan bir başka yönü de bana zaman zaman fena halde Beckett'i hatırlatması oldu. Özellikle kitabın sonlarındaki Gustav-Rosie-Boris ve palto sahnesini kafamda düpedüz Beckettvari bir şekilde sahneye koydum. O olaylar benim zihnimde kitapta betimlenen yerde değil Stüdyo Oyuncuları'nın sahnesinde ve beraber dersler için günlerce Beckett çalıştığımız sevgili dostlarımla beraber oynandı. (Ben oynamadım, izledim, bir de sahnede olma stresini kaldıramayacaktım)

Kitap bittiğinde bütün kitabın içimde bıraktığı his başta söylediğim rüyalarla Beckett karışımıydı. Sonra da dedim ki hayat dediğin de bundan farklı birşey mi ki zaten? Evden giyinip de çıkıyoruz diye kendimizi hayatımızdaki herşeye hakim ve olup biteni yönetebiliyor mu sanıyoruz?

1 yorum:

ilker dedi ki...

bugun aliyorum kutuphaneden :)